Erdiren Ne Demek? Siyaset Bilimi Perspektifinden Bir İnceleme
Siyasi toplulukları inşa etmek ve sürdürmek, toplumların yönetimsel yapıları ve gücün dağılımıyla doğrudan ilişkilidir. Bugün, çok farklı ideolojiler ve hükümet modelleri, toplumsal düzeni belirlerken, her birinin kendine özgü meşruiyet kaynakları vardır. Bu bağlamda, “erdiren” kelimesinin anlamını ve işlevini siyaset bilimi perspektifinden ele almak, yalnızca kelimeyi açıklamak değil, aynı zamanda iktidar, kurumlar ve yurttaşlık üzerine derinlemesine düşünmek demektir. Erdiren, genellikle “hakim kılmak” veya “gerçekleştirmek” anlamında kullanılır, ancak bu kavramın siyasal boyutları, günümüzün demokratik ve otoriter yönetim sistemlerinde çok daha derin bir etki yaratmaktadır.
Peki, bir toplumu ve onun kurumlarını yöneten güçler, nasıl meşruiyet kazanır ve toplumsal düzeni nasıl şekillendirir? Bu yazıda, iktidar ilişkileri, kurumlar, ideolojiler, yurttaşlık ve demokrasi bağlamında, erdiren kavramını inceleyecek ve bu gücün toplumu nasıl dönüştürdüğüne dair provokatif sorular soracağız.
Erdiren ve Meşruiyet: Gücün Kaynağı Nedir?
Erdiren, toplumsal düzeyde bir “hakimiyet” kurma, güç elde etme süreci olarak düşünülebilir. Ancak gücün meşruiyeti, siyasetin temel taşlarından birisidir. Meşruiyet, bir yönetim şeklinin, toplum tarafından kabul edilen haklılık ve geçerlilik temelini ifade eder. Güç, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ideolojik ve sembolik bir temele dayanmalıdır. Günümüz siyasetinde, meşruiyetin kaynağı çoğunlukla halkın rızasına dayanır, fakat bu, her zaman böyle midir?
Max Weber’in meşruiyet teorisi, iktidarın üç temel kaynağını tanımlar: geleneksel, karizmatik ve yasal-rasyonel meşruiyet. Demokrasi, bu üç kaynağın çoğunlukla yasal-rasyonel temele dayandığı bir sistemdir. Ancak, son yıllarda, dünya genelinde pek çok demokratik devlette artan otoriter eğilimler, meşruiyetin başka bir biçimde erdirildiğini göstermektedir. Erdoğan’ın Türkiye’deki yönetimi, Donald Trump’ın Amerika’daki popülist çıkışları, ya da Viktor Orban’ın Macaristan’daki otoriter hamleleri, tümü bu meşruiyetin farklı biçimlerde “erdirildiği” güncel örneklerdir.
Meşruiyetin erdiren gücü, bir toplumu yalnızca fiziksel zorla değil, ideolojik kontrolle ve halkın rızasını alarak yönetme yeteneğidir. Bu da demektir ki, “erdiren” olma durumu, halkın onayını almayı gerektirir; ancak bu onay bazen manipülatif stratejilerle sağlanabilir. Toplumların çoğunluğu, egemen güçlerin meşruiyetini ne zaman sorgular? Halk, ne zaman iktidarın gücünü, yalnızca bir baskı aracı olarak görür?
Erdiren ve İktidar: Kurumların Gücü
Erdiren kavramının iktidar ile ilişkilendirilmesi, çoğu zaman kurumların şekillendirdiği bir yapıya işaret eder. İktidar, sadece bireylerin elinde değil, aynı zamanda kurumlar aracılığıyla da işlev görür. Siyasal iktidar, genellikle devletin kurumsal yapıları tarafından el konulmuş ve bu yapılar aracılığıyla toplum üzerinde düzen kurulur. Modern demokrasi anlayışında, meclisler, yargı, bürokrasi ve yürütme gibi kurumsal yapılar, iktidarın kaynağını oluşturur.
Ancak, otoriter rejimlerde, bu kurumlar genellikle şekilsel olarak var olsa da, fiilen iktidar bir kişi ya da küçük bir elit grup tarafından erdirilir. Bu bağlamda, Türkiye’deki 2017 referandumu sonrası gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri, iktidarın parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişiyle birlikte kurumsal gücün nasıl dönüştüğünü gösterir. Erdiren olma durumu, halkın özgür iradesine dayalı meşruiyetin kaybolduğu, ancak yine de seçimler ve referandumlarla desteklenen bir iktidarın doğmasına yol açmıştır.
Siyasi kurumlar, toplumsal düzeni erdiren araçlar değilse, yalnızca formalite halini alır. Bu da iktidarın güçlü bir biçimde merkezileşmesi, halkın denetimi altındaki meşruiyetin sorgulanmasına yol açar. Bir toplumda iktidarın meşruiyeti, güç ilişkilerinin nasıl kurulduğuyla yakından ilişkilidir. Bu bağlamda, iktidarın hangi yöntemlerle erdirildiği, bir demokrasi mi yoksa otoriter bir yönetim mi kurulduğunu belirler.
Erdiren ve İdeolojiler: Gücün Temel Dayanakları
Siyasette ideolojilerin rolü, erdiren gücünün temel kaynaklarından birini oluşturur. İdeolojiler, insanların dünyayı nasıl gördüklerini, toplumsal düzeni nasıl anlamlandırdıklarını belirler. İktidarın meşruiyeti çoğunlukla bir ideolojik çerçeveye dayanır; bu çerçeve, halkın inançlarını, değerlerini ve algılarını şekillendirir. Modern siyaset, her ne kadar rasyonel ve demokratik değerlere dayansa da, hâlâ ideolojik çekişmeler ve çatışmalarla şekillenir.
Özellikle liberal demokrasi, bireysel hakları ve özgürlükleri savunur, ancak toplumsal eşitsizlikleri ve sınıf farklarını göz ardı etmeden bir toplumsal düzen kurmayı vaaz eder. Kapitalizm, bu ideolojinin ekonomik temelini oluştururken, çoğu zaman toplumları kendi çıkarlarına göre şekillendiren elitlerin elinde güç toplayan bir yapıya dönüşebilir. Marx’ın teorileri, iktidarın ekonomik temellere dayandığını ve ideolojinin de bu yapıyı meşru kılmak için bir araç olarak kullanıldığını savunur.
Daha güncel örneklerden biri, popülist ideolojilerin yükselmesidir. Donald Trump ve Brexiteers, kendi popülist söylemleriyle geniş halk kesimlerinin desteğini toplarken, aynı zamanda elitlerin kontrolündeki kurumları sorgulamış ve devirmeye çalışmışlardır. Bu tür ideolojiler, erdiren gücü yalnızca bir toplumu yöneten iktidara değil, aynı zamanda halkın ideolojik olarak kendi iradesini toplumsal düzende kabul ettirmesi için kullanır.
Katılım ve Demokrasi: Erdiren Gücünün Sınırları
Bir toplumda güç ve iktidar, yalnızca “erdiren” olanlara değil, aynı zamanda o toplumun katılım düzeyine de bağlıdır. Demokratik toplumlar, halkın iradesiyle şekillenirken, bu katılımı nasıl sağladıkları ve hangi mekanizmaları işleterek halkın gücünü somut hale getirdikleri çok önemlidir. Katılım, yalnızca seçimlere katılmakla sınırlı değildir; aynı zamanda bireylerin toplumsal, ekonomik ve kültürel alanlarda da aktif roller üstlenmesi, gücün gerçek anlamda paylaşılmasına olanak verir.
Erdiren gücü, katılımın eksik olduğu toplumlarda daha otoriter bir biçimde işlemeye başlar. Demokrasi, halkın aktif bir şekilde iktidarı denetlemesini ve kendi geleceğini şekillendirmesini sağlar. Ancak günümüzde, pek çok demokratik rejimde katılımın daraldığı, politikaların belirli elit gruplar tarafından şekillendirildiği gözlemlenmektedir. Özellikle ekonomik krizler ve toplumdaki eşitsizlikler, bu katılımın eksik olmasına yol açar. Son yıllarda, dünya genelinde artan halk hareketleri, toplumların yalnızca siyasal değil, ekonomik katılım açısından da daha fazla söz sahibi olma isteğini göstermektedir.
Sonuç: Erdiren Gücünün Dinamikleri ve Gelecek
Erdiren, sadece bir iktidarın kurulması değil, aynı zamanda toplumsal düzenin ve güç ilişkilerinin nasıl şekillendiğinin bir göstergesidir. Bir toplumun gücü, yalnızca fiziksel kontrolle değil, aynı zamanda ideolojik hegemonya ve kurumların işleyişiyle de pekiştirilir. Meşruiyetin erdirilmesi, bir toplumun temel değerlerine ve inançlarına ne kadar dayanıyorsa, o kadar kalıcı olur. Ancak, halkın katılımı ve gerçek bir demokratik denetim olmadan, bu güç ilişkileri çoğu zaman otoriterleşebilir.
Bu yazının sonunda size